Mimarlık bir yeri mekan haline getirme sanatıdır. Yer kendiliğinden var olmuş bir coğrafyanın parçasıdır. Mekan haline gelmiş yerlerin bütünlüğü kenti oluşturur. Böyle düşünüldüğünde mekan yerin mimarlık eliyle kente dönüşmüş halidir denilebilir.
Peki mimarlık doğal olarak var olmuş bir yeri dönüştürürken onu özünden koparır mı? Evet, bugün içinde yaşadığımız kentler için bu söylenebilir, burada ortaya çıkan en önemli soru “nasıl bir mimarlık” yeri dönüştürmeli sorusudur. Nasıl bir mimarlık yeri ve onun coğrafi, kültürel, sosyal, ekonomik bağlarından koparmadan icra edilebilir?
Öncelikle şu bilinmelidir ki kentsel mekanda var olan mimarlıkların tek başlarına bunu başarmaları çok güçtür.
Dünyada kült yapı örnekleri olsa bile bu yapılar bulundukları çevreleri kısmen dönüştürme gücüne sahip olabilmişlerdir. Aslolan asgari mimarlık etkinliğinin yer ve çevreyle kurduğu ilişkilerin bütünlüklü bir doku oluşturmasıdır. İçinde yaşadığımız kentlerde var olmaktan mutluluk duyduğumuz yerleri hatırladığımızda buraların kendi içinde bütünlüklü bir düzene sahip olduğunu görebiliriz. Özellikle korunmuş tarihi dokular aklımıza ilk gelen mekanlardır. İzmir için düşündüğümüzde Kemaraltı dokusu bize bu hissi verir. Sadece yapılar değil yapıların tanımladığı sokaklar, meydanlar, yeşil alanlar, parklar bütünlüklü bir düzen içerisinde ve insan ölçeğindedir.
Yeni üretilen kentsel dokular içinse bunu söylemek ne yazık ki çok zor, çünkü yapılar kendi halinde ve tekil olarak kendi sözlerini söylerken diğerini önemsemiyor, birlikte var olabileceğini düşünmüyorsa bu başarılamıyor. Kendi sınırları içindeki yapı, komşu olduğu çevreyle diyaloğa girmiyor ve onunla birlikte tavır almıyorsa nitelikli bir kent parçası da oluşamıyor.
İnsan şunu sormadan da edemiyor, anonim olarak oluşmuş dokular böylesine başarılıyken mimar, mühendis, plancı eli deymiş, onlarca disiplinin çalışması sonucu oluşmuş kent parçaları neden bu kadar başarısız?
Bunun ana nedeninin, artan yoğunluğun ekonomik verim temelli rasyonalize edilmesi olduğu söylenebilir. Tüm bu disiplinler bu rasyonalizasyonu sağlamaya çalışmaktadır. Dolayısıyla mekan yerden ve onun bağlamından kopmakta, mekansız yapılaşmalar kenti bir yapılar ve tanımsız boşluklar yığınına dönüştürmektedir.
Aslında yoğunluk ve ekonomik fenomenler mimarlık için önemli girdiler olarak ele alındığında yerden kopmadan da iyi tasarımlar geliştirilebilir. Mimarın başarısı yoğunluklu kent dokularını ekonomik girdileri de dikkate alarak nitelikli mekanlara ve yapılara dönüştürme becerisindedir. Rastlantılara, sürprizli mekanlara, ışıkla ve yeşille girilen diyaloglara, zeminle kurulan üç boyutlu ilişkilere önem vermek tasarımı geliştirir. Meydandan sokağa oradan apartman holüne ve odaya kadar olan serüveni bir mekansal bütünlük olarak ele almak gerekir. Teras, balkon, bahçe veya park gibi açık mekanlarla kapalı mekanların ilişkisi aynı bütünlük içerisinde ele alınmalıdır.
Yapı, yerin potansiyellerini kullanarak bir mekan tarif etmeli ve bu mekan da diğer mekanlarla iletişim içinde bir kent parçasını oluşturmalıdır. Ancak bu şekilde içinde yaşadığımız kentleri sevebilir, sahiplenebilir ve kendi özgün mekanlarımıza dönüştürebiliriz.